Geri Dön
Karakter Hikayesi
Adım Crésida Batres Cornejo. Bugün 18 yaşındayım ama ruhumun bir parçası hala okyanusun dibinde, annemin bıraktığı o karanlık sularda saklı. El Salvador’da, orta halli bir ailenin el üstünde tutulan, her istediği önüne serilen o şımarık tek çocuğuydum aslında. Hayat benim için 5 yaşıma kadar her hafta sonu yapılan aile aktivitelerinden ve toz pembe bir masaldan ibaretti; ta ki babamın hayatımızı geri dönülemez bir şekilde karartan o "hatayı" yapmasına kadar. O günden sonra babam hiçbir yerde iş bulamadı, denediği her kapı yüzüne kapandı ve biz günden güne sefaletin içine sürüklendik. Borçlar, okuldan alınmam ve evde babamdan aldığım o yarım yamalak eğitimle geçen yılların sonunda, bir gün babam elinde para dolu bir çantayla eve geldi. O çantanın içindeki banknotlar bizim özgürlük biletimiz değil, kaçak hayatımızın ilk taksitiydi.
Apar topar bir arabaya doluşup ışığı olmayan, ıssız yollardan Meksika’ya geçtiğimizde artık birer suçlu gibiydik. Babam o çantadaki paranın yarısını bizi sınırın öte tarafına, Amerika’ya sokması için bir kaçakçıya verdi. Tam bir buçuk gün boyunca yerin altındaki karanlık ve havasız tünellerde, bizim gibi onlarca insanla birlikte gün ışığına hasret yürüdük. Tünelin sonunda bizi bekleyen şey ise özgürlük değil, okyanusun ortasında batmaya mahkum bir bottu. Sekiz yabancı insanla birlikte o küçücük botun içine doluştuğumuzda, Amerika kıyılarını gördüğümüz o an kopan fırtınanın bizi ayıracağını bilemezdik. Herkesin sevinçten çığlık attığı o kargaşada bot patlayınca, ayaklarımda hissettiğim o ilk soğuk su, çocukluğumun bittiği andı. Annem yüzme bilmiyordu, ben bilmiyordum; babam bir koluyla beni tutarken diğer eliyle annemi okyanusun hırçın pençesinden söküp almaya çalışıyordu. Annem bizi de dibe çekmemek için, "Kızımı yaşat, ona iyi bak!" diye haykırarak babamın elini bıraktığında, boğazıma dolan o tuzlu suyun tadı hala genzimi yakar. Amerika kıyılarına çıktığımızda babam aklını yitirmiş gibi dalgalarla konuşuyordu, bense sadece titriyordum; çünkü biz artık bu topraklara kaçak yollardan girmiş, kimliği olmayan gölgelerdik.
Amerika’nın yoksul mahallelerinde geçen üç yıl boyunca babamın ne idüğü beliersiz illegal işlerden kazandığı parayla hayatta kalmaya çalıştık, ancak kaçak hayatın sonu hep aynıdır: 13 yaşımdayken babamı aldılar ve ben kendimi o soğuk yetiştirme yurdunda buldum. Ama o şımarık, kural tanımaz yanım oraya sığmadı; okula gitme bahanesiyle o yurttan kaçtım ve 14 yaşımdan beri yuvam köprü altları, yatağım ise soğuk beton oldu. Sokaklarda tek başıma hayatta kalmaya çalışırken, bir gün kanadı kırık bir kuzgunla tanıştım; o da benim gibi ait olmadığı bir dünyada yaralıydı. Onu iyileştirdim, adını "Sombra" koydum. O günden beri Sombra benim sadece dostum değil, o karanlık gecelerde sırtımı yasladığım tek ailem oldu. Köprü altında bulduğumuz her lokmayı paylaştık, o yukarıdan gelebilecek tehlikeleri bana fısıldadı, bense onu göğsümde ısıttım.
Bugün 18 yaşındayım ve hala o köprü altındaki düzenimde yaşıyorum. Yıllardır sokaklarda kazandığım her bir senti, her bir buruşuk banknotu büyük bir titizlikle biriktiriyorum. Henüz paramı motel gibi geçici dört duvarlara, başkalarının kurallarına bağlayacak kadar lüksüm yok; her kuruşun hesabını, babam hapisten çıktığında ona sunacağım o büyük geleceğin sermayesi olarak yapıyorum. Sombra şu an hemen tepemdeki paslı demirlerde tünemiş, keskin gözleriyle çevreyi kolaçan ediyor; ikimiz de biliyoruz ki biz okyanusu, tünelleri ve açlığı yendik.
Hikaye
Karakter Hikayesi
Adım Crésida Batres Cornejo. Bugün 18 yaşındayım ama ruhumun bir parçası hala okyanusun dibinde, annemin bıraktığı o karanlık sularda saklı. El Salvador’da, orta halli bir ailenin el üstünde tutulan, her istediği önüne serilen o şımarık tek çocuğuydum aslında. Hayat benim için 5 yaşıma kadar her hafta sonu yapılan aile aktivitelerinden ve toz pembe bir masaldan ibaretti; ta ki babamın hayatımızı geri dönülemez bir şekilde karartan o "hatayı" yapmasına kadar. O günden sonra babam hiçbir yerde iş bulamadı, denediği her kapı yüzüne kapandı ve biz günden güne sefaletin içine sürüklendik. Borçlar, okuldan alınmam ve evde babamdan aldığım o yarım yamalak eğitimle geçen yılların sonunda, bir gün babam elinde para dolu bir çantayla eve geldi. O çantanın içindeki banknotlar bizim özgürlük biletimiz değil, kaçak hayatımızın ilk taksitiydi.
Apar topar bir arabaya doluşup ışığı olmayan, ıssız yollardan Meksika’ya geçtiğimizde artık birer suçlu gibiydik. Babam o çantadaki paranın yarısını bizi sınırın öte tarafına, Amerika’ya sokması için bir kaçakçıya verdi. Tam bir buçuk gün boyunca yerin altındaki karanlık ve havasız tünellerde, bizim gibi onlarca insanla birlikte gün ışığına hasret yürüdük. Tünelin sonunda bizi bekleyen şey ise özgürlük değil, okyanusun ortasında batmaya mahkum bir bottu. Sekiz yabancı insanla birlikte o küçücük botun içine doluştuğumuzda, Amerika kıyılarını gördüğümüz o an kopan fırtınanın bizi ayıracağını bilemezdik. Herkesin sevinçten çığlık attığı o kargaşada bot patlayınca, ayaklarımda hissettiğim o ilk soğuk su, çocukluğumun bittiği andı. Annem yüzme bilmiyordu, ben bilmiyordum; babam bir koluyla beni tutarken diğer eliyle annemi okyanusun hırçın pençesinden söküp almaya çalışıyordu. Annem bizi de dibe çekmemek için, "Kızımı yaşat, ona iyi bak!" diye haykırarak babamın elini bıraktığında, boğazıma dolan o tuzlu suyun tadı hala genzimi yakar. Amerika kıyılarına çıktığımızda babam aklını yitirmiş gibi dalgalarla konuşuyordu, bense sadece titriyordum; çünkü biz artık bu topraklara kaçak yollardan girmiş, kimliği olmayan gölgelerdik.
Amerika’nın yoksul mahallelerinde geçen üç yıl boyunca babamın ne idüğü beliersiz illegal işlerden kazandığı parayla hayatta kalmaya çalıştık, ancak kaçak hayatın sonu hep aynıdır: 13 yaşımdayken babamı aldılar ve ben kendimi o soğuk yetiştirme yurdunda buldum. Ama o şımarık, kural tanımaz yanım oraya sığmadı; okula gitme bahanesiyle o yurttan kaçtım ve 14 yaşımdan beri yuvam köprü altları, yatağım ise soğuk beton oldu. Sokaklarda tek başıma hayatta kalmaya çalışırken, bir gün kanadı kırık bir kuzgunla tanıştım; o da benim gibi ait olmadığı bir dünyada yaralıydı. Onu iyileştirdim, adını "Sombra" koydum. O günden beri Sombra benim sadece dostum değil, o karanlık gecelerde sırtımı yasladığım tek ailem oldu. Köprü altında bulduğumuz her lokmayı paylaştık, o yukarıdan gelebilecek tehlikeleri bana fısıldadı, bense onu göğsümde ısıttım.
Bugün 18 yaşındayım ve hala o köprü altındaki düzenimde yaşıyorum. Yıllardır sokaklarda kazandığım her bir senti, her bir buruşuk banknotu büyük bir titizlikle biriktiriyorum. Henüz paramı motel gibi geçici dört duvarlara, başkalarının kurallarına bağlayacak kadar lüksüm yok; her kuruşun hesabını, babam hapisten çıktığında ona sunacağım o büyük geleceğin sermayesi olarak yapıyorum. Sombra şu an hemen tepemdeki paslı demirlerde tünemiş, keskin gözleriyle çevreyi kolaçan ediyor; ikimiz de biliyoruz ki biz okyanusu, tünelleri ve açlığı yendik.